Küçült Büyüt
17 Mayıs 2012 Perşembe ANASAYFAM YAP FAVORİLERİME EKLE İLETİŞİM KÜNYE REKLAM ARŞİV
GÜNDEM SİYASET DÜNYA EKONOMİ SPOR YAŞAM MEDYA RÖPORTAJ EĞİTİM SAĞLIK KÜLTÜR TEKNOLOJİ SON DAKİKA FOTO GALERİ VİDEO

  ANA SAYFA  /  RÖPORTAJ 10.02.2012 Cuma - 12:02  
Özhan: Şeriat'tan kıl kadar sapan, hakikatten dağlar kadar sapar
 Özhan: Şeriat'tan kıl kadar sapan, hakikatten dağlar kadar sapar
Özel hayatlar üzerinden haber yapmayı meslek ahlakı haline getirmiş bazı magazincilerin son günlerde tebelleş oldukları bir isimle konuştuk.

Fakat elbette biz o isme, Ahmet Özhan’a, özel hayatına ilişkin sorular değil, uzun yıllardır içinde yer aldığı tasavvufi hayat tarzını, tasavvufa dair önemli meseleleri, müziği, Mevlana’yı ve daha birçok başlığı sorduk. Sosyal medya alıntılarının gözdesi olan, içi boşaltılmış bir figüre dönüştürülmeye çalışılan, üzerine romanlar yazılan ve sinema filmlerine konu edilmek istenen Mevlana’yı, Şems’i, şeriatı, kişisel serüvenini, müzik hayatını, Muzaffer Özak’ı ve daha pek çok konuyu içeren bu söyleşinin ufuk açıcı olduğunu düşünüyoruz. İşte Ahmet Özhan ile gerçekleştirdiğimiz o söyleşi.

*Ahmet Özhan denilince genelde: “Ahmet Özhan, Türkiye’nin genç yıldızlarından birisiydi. Şimdiki yaşamına göre daha dünyevi bir hayat sürerken birdenbire o genç yıldız, hayata bakış açısını yeniden inşa etti” şeklinde bir algı var. Ne dersiniz bu yaklaşıma her şey birdenbire mi oldu?

-Doğrusu uzaktan bakınca fotoğraf bunu aksettiriyor. Ama tamamen böyle değil. Yolda giderken birdenbire başıma saksı düşüp, başka türlü düşünen bir insan olmadım. Bugün paylaştığım hayat biçimi ve meşveresi, benim doğduğum zaman evimde gördüğüm büyüklerimin yaşadığı bir hayat tarzıydı. Fotoğraftaki yanılsamanın sebebi; o ilk profesyonellik yıllarında gazino ortamının ve ortamın icap ettirdiği yan çalışmaların; film çevirmek, fotoroman çevirmek, plak yapmak gibi çalışmalar ve sosyal ortamda ‘şöhret’ ismi verilen şekle dönüşmesiydi. Benim derunumun, iç dünyamın nasıl olduğu kimse tarafından bilinmiyordu. Sadece zahirim biliniyordu, meseleye şöhretli bir delikanlı olarak bakılıyordu. Ama ben, o zamanlarda da inancımın gereklerini olabildiğince yerine getirmeye çalışıyordum. Bugünkü kadar iman sahibiydim ve bir takım konulara bağlılığım vardı. Ama o dönem öyle olması icap ediyordu, öyle oldu. Otuzlu yaşlara gelince bunun hep böyle gitmesinin bir anlamı olmadığını, hayatın değerlendirilmesi gereken, Yaradan tarafından bize sunulmuş bir fırsat olduğunu, dünyanın ve içerisindeki bütün olayların, kişinin kendini, anını ve sonsuzluğunu değerlendirmesi için bir imkân olduğunu -zaten biliyordum- hayatıma aktarmam gerekiyor diye düşünerek hareket ettim. Tabi bunu şümullendiren tevafuklarla birlikte... Bu düşüncelerle büyümüşken, meseleyi paylaşacağım kişi ve ortamlara kavuştum. Böyle bir süreç içerisinde o günlerden bu günlere geldik, devam ediyoruz.

*Ruhani bir hazırlık ve bir süreç oldu yani…

-Hep vardı Allah’a şükür. Ben küçük bir çocukken şöyle bir hayalim vardı; bir gün bana ak sakallı bir dede gelecek, “Haydi Ahmet gidelim” diyecek, tutacak elimden gideceğiz. Nereye? Bilmiyorum.

*Çıktı mı öyle birisi karşınıza?

-Tabi. Herkesin hayatında vardır öyle birisi.

*Muzaffer Özak ile tanışmanız böyle bir durum olabilir mi?

-Herkes bir Mehdi peşindedir. İnsanın hidayetini yaşamasına vesile olan kişi, o kimsenin Mehdisidir aynı zamanda. Hayatın pratiği içinde bu şekilde düşünürsek eğer, hayatı daha anlamlı, daha üretken, daha işlevsel hale getirmiş oluruz. Tabi onu rahatlıkla söyleyebilirim; O kişi benim elimden tutup beni bir yerlere, o gizemli, soyut ortamlara götürecek kişinin benim hayatımda Muzaffer Efendi olması son derece normaldir.

*Yaşam tarzını değiştiren, daha İslami bir yaşam sürmeye başlayan sanatçılar üzerinden bakacak olursak müzikle veya icra ettikleri sanatla aralarına mesafe koyanlar oluyor. Sizde böyle bir durum olmadı, müzik devam etti. Sebebi nedir?

-Müzik, Cenab-ı Hakkın bana vermiş olduğu, hizmet sektöründe kullanabileceğim yegane enstrüman. Ben neyle hizmet üretebilirim? Müzikle meşgul oluyorum. Cami avlusunda koku satmaya dönüştürülecek bir iş kolunu düşünmem, Cenab-ı Hakkın beni donatırken bana lütfetmiş olduğu yetenekleri, esmayı inkar etmem anlamı taşır. O zaman yapabileceğim, insanlarla paylaşabileceğim Cenab-ı Hakkın bana vermiş olduğu yeteneğim neyse onu kullanmaya devam etmem lazımdı. Büyüklerim bana işimin en iyisi olmam gerektiğini, hayatı kendi etik değerlerim içerinde değerlendirip, ortamın daha doğru bir ortama dönüşmesi için katkı yapmam adına her ortamda bulunabileceğimi bana öğütlemişlerdir. Ben de hayatımı o şekilde sürdürdüm. Bakın içinde bulunduğumuz bu kurum, Kültür Bakanlığı İstanbul Tarih Topluluğu, sıfırdan ortaya çıkmış, bizim tasavvuf müziği çalışmalarımızın görülmesi, duyulması ve devlet çatısı altında kurumsal bir şekle dönüşmesi bize teklif edilmiştir. Ve yirminci yılımızı idrak ediyoruz. Demek ki benim müzikle arama mesafe sokmamam, bu derece hayırlı hizmetlere vesile olması açısından doğruymuş. Büyüklerimin beni yönlendirmesi onların ne kadar haklı olduğunu ortaya koymuştur.

*Türk musikisi icra edildiği her dönem, aydın ve seçkin kimselerin hemhal olduğu bir müzik türüdür. Lakin bu müzik türünü eğlence mekânlarının müziği olarak görenler de var. Bu yaklaşıma ne dersiniz?

-Bu çok yanlış ve çok cahilce bir görüştür. Böyle bir algıya sahip olanlar kültürlerini sofistike bir biçimde algılayamamış insanlardır. Emrah der ki: “Sofu hele gel bezmimize dinle bu sazı/ Gör nice olur tellerin Allah’a niyazı”. Bunlar nasıl yaklaştığınıza, gördüğünüze bağlıdır. ‘Niyet hayır, akıbet hayır’ diye bir söz vardır. Bir fiili hangi niyetle yapıyorsanız o, ona hizmet eder. Cenab-ı Hak indinde o şekilde mütalaa görür. Bu şekilde ödüllendirilir veya mücazata düçar olur. Burada insanın hareket noktası önemlidir. Kâinatta hiçbir zerre yoktur ki Cenab-ı Hakkı zikretmesin. Bildiğimiz bilmediğimiz, gördüğümüz görmediğimiz tüm varlık âlemi zikrullahtan ibarettir. Bir frekanstan ibarettir. Frekans demek; rezonans demektir, rezonans demek; titreşim demektir, her titreşim de bir esma taşır. Yani zakir bir âlemde varız ve hepimiz de zakiriz.

*Farkında olunmasa bile mi?

-Gayr-i şuuri olsa dahi, sevk-i tabi ile olanlar vardır. Zaten allemel esma olan halifetullah olan insanın dışındaki bütün varlık, melekler de dâhil, sevk-i tabi ile Allah’ı zikrederler. İnsan, temyiz, fark edici, ayırıcı bir şekilde zikreder, aksi takdirde halifetullah olmaz.

*Tasavvuf bu toplum için ne ifade ediyor, tasavvufu bu toplumun içinden çekip çıkartacak olursak neler olur?

-Sosyal ortamın ve dinin ruhunu çekip almış olursunuz. Geriye kılıf kalır, kalıbı kalır. Lezzetini tamamen yok etmiş olursunuz. Camide sadece vazifeten gidip beş vakit gerekli hareketleri yapıp çıkmak veyahut her rüknün manevi esprisini hissederek o vaktin o rüknünde neyin okunması gerektiğini bilerek, o şekilde vuslat ederek ibadet etme, zikrullah ile meşgul olma zevki mi yoksa evet öyle namazını kılmamız lazım. Evvela dört rekat kıldık şeklinde bir şey mi? Tasavvuf meselenin irfanıdır. İlmin lezzete dönüşmüş şeklidir irfan. Tasavvuf, hayatın her rüknünü irfanlı ve lezzetli olarak yaşama adına çok önemlidir. Onun için Cumhuriyet döneminde ilk yapılan şey; tasavvufun yasaklanması olmuştur. Bütün potansiyel, bütün dinamik tasavvufi anlamda algıda vardır. Tasavvufla ilgilenirseniz Mevlana’nın zevkiyle, aşkıyla beraber olursunuz. Onu kaldırırsanız, radikal eli silahlı, vuran kıran ve İslam’a kötü referans olan bir zihniyete doğru gidersiniz. Resulullah Efendimiz buyuruyor ki: “Taş atan bizdendir, taş attıran bizden değildir”. Bugün İslam’ın hilafında bir takım düşüncelere, sözlere neden olan kişiler bu hadisten çok istifade etsinler, akıbetlerini buradan sezebilirler.

*Tasavvufun götürdüğü yer sadece Hz. Mevlana mıdır, götürdüğü başka yerler de var mıdır?

-Tasavvuf deryası içerisinde çok önemli dalgıçlardan birisidir Hz. Mevlana.

ÖNCE GÖNÜL HANEMİZİ TEMİZLEYELİM

*Herkesin içinde bir ‘Mevlana’ vardır, ben kendi içimdekini çıkarmaya çalışıyorum diyorsunuz. Bunu murad eden kişinin ne yapması lazımdır?

-Kişinin içindeki Mevlana’yı çıkarabilmesi için eskiden bir takım kurumlar varmış, tarikat ismi verilen. Kadirisi, Rufaisi, Mevlevisi, Halvetisi, Celvetisi gibi. Bunların hepsinin, insanların özleri olan esma terkibinin ortaya koymuş olduğu bir meşrep vardır. Bu meşreplere uygun içsel yolculuğu, eğitimi, farkındalığı üste çıkartan, maksimize eden bir eğitim vardır. İsmine seyr-i sülük denir. Gönül âleminde seyr, arınma, saflaşma. Adetlerden, genetik formatlarla kucağımızda bulduğumuz aileden gelen birtakım olgulardan, çevre şartlanmalarından oluşmuş olan kabullerimiz vardır. Bu ‘seyr-i sülük’ dediğimiz şey; bu ön kabullerden arınma metodolojisidir. Bu metodoloji ile siz saf, Cenab-ı Hakkın murad ettiği hale dönüşürsünüz. Bembeyaz bir sayfa olursunuz, ondan sonra emrolunduğunuz gibi doğru olma gayreti içinde, o beyaz sayfaya doğruları yazarsınız. Evvela bir takım değer yargılarıyla peşin hükümlerden kurtulmak lazımdır. Şemseddin Sivasi Efendimizin “Sür çıkar ağyarı dilden ta tecelli ede Hak/Padişah konmaz saraya hane ma’mur olmadan” dediği gibi. Gönül hanemizi bütün o beşeri tortulardan arındırmamız lazım. Neticede biz oraya sevgiliyi davet ediyoruz. Bu eğitim sürecini yaşamadıktan sonra, büyük bir ihtimalle yeteri kadar misafir kabul edebilecek gönle sahip olamayabiliriz.

*Divan-ı Lügati’t- Türk’te “Od demekle dil yanmaz” ifadesi yer alır. Son yıllarda Mevlana ile ilgili çok sayıda kitap basılıyor, bu olumlu bir gelişme mi, bazı şeylerin içi mi boşaltılıyor yoksa?

-Bugün için böyle gözükmüyor. Ben ideal bir noktadan bahsettim, erenlerin nasıl erdiğini söyledim sadece. Bugün o sistematik yaşam biçimi, kurumsallık söz konusu olmadığı için kafamızı sağa sola çarparak yaşayıp gidiyoruz. Ne kadar güzel söylediniz ‘od demekle dil yanmaz’ diye. Hz.Mevlana’ya sormuşlar ‘Aşk nedir’ diye. “Ben ol da bil” diyor. Hamdım, piştim, yandım diyor, bir süreci işaret ediyor. Hamız, yanmak için pişmemiz lazım. Nerede o fırın, nerede o metodoloji? 19 Mayıs hareketleri yasaklandı diye ortalık birbirine giriyor. Öyle bir düzende, dünyada yaşıyoruz. Her şeyin içinin boşalması yadırganmayacak bir şey. Bu sistem içerisinde, bu şartlar altında üzgünüm ki her şeyin içi boşalıyor.

* Hz. Mevlana Mesnevi’nin üçüncü beytinde “İştiyak derdinin şerhini yapabilmem için, bana yüreği ayrılık acısından şerha şerha olmuş kişi gerek” diyor. Bu beyit, bu döneme çok uyuyor sanki?

- Tabi, talip ve matlup ilişkisi; talibin gönlünün şerha şerha olması lazım ki sevgili derdinden, matlub ona derman olabilsin. Dertli olması lazım ki deva olsun. Derdimiz yok, dünya ile mutluyuz. Dünya ile tatmin oluyoruz, ayrılık acısı nedir bilmiyoruz. Sevgiliden habersiz olunduğunda aşk olmaz. Aşkın olması için sevgilinin olması lazım. Bir kere gör, yan, ondan sonra baktığın her yerde onu görürsün. Herkes mutlu, son model arabamız olsun, güzel de bir maaşımız olsun her şey yolunda. Gideceğiz, öleceğiz. Ne şan ne şöhret kalacak, ne boy ne pos, ne kaş ne göz kalacak. Görgülü kuşlar gördüklerini işler. Bu düzende görgülü kuşlar dünyaperestlik görüyor, onu işliyor.

DÜŞÜNMEK DÜNE KADAR SUÇTU

*Şu dönemde insanı düşünmekten alıkoyan bir hız bombardımanından da söz edilebilir sanki...

-Düşünmek suç. Düşündüklerinizi düne kadar ifade edemiyordunuz. Düşünmek, düşündüğünüzü ifade etmek, ciddi olarak hayatınızı engelleyici bir yere götürürdü sizi. Bu şartlar altında kim ne yapsın. Sonra ne oldu? Yer altına girdi her şey. Güneş ışığı görmeyen şey ne olur? Sosyalleşemez, dönüşemez. Sosyalleşemediği, dönüşemediği için de deforme oldu. Bu defa karşımıza radikal olarak çıktı. Vurmak kırmak üzerine çıktı.

*Hangi kesimde oldu bu durum?

-Heyecan taşıyan genç nesillerde oldu. Toplumun her kesiminde ortaya çıktı. Sola olan baskıdan dolayı solda, sağa olan baskıdan dolayı sağda çıktı. Hem de radikal ve terör olarak da ortaya çıktı. Bunların hepsinin sebebi demokrat olmamaktır. Düşünce konuşulmazsa, tartışılmazsa, tefekkür edilmezse, tefsir edilmezse küflenir. Sonra başınıza dert olarak çıkar.

*Peki bir sanatçı, bir aydın olarak değerlendirecek olursanız demokratik süreç olumlu bir yöne mi, olumsuz bir yöne mi gidiyor?

-Olumluya doğru gidiyor.

* Şems’in az bilinir olmasını neye bağlıyorsunuz?

-Âşıklar bilinir de maşuklar pek bilinmez. Âşık sevgilisi yüzünden ortalığa atar kendini ama sevgili hep gizlidir.
Mevlana ve Şems birbirlerine ışık tuttular.

*Hz. Mevlana ve Şems-i Tebrizi arasında nasıl bir yakınlık vardı, hocalık mı, dostluk mu?

- Hz. Mevlana Şems ilişkisi çok popülize edilmiş bir konudur. Hz. Mevlana, Hz. Şems ile karşılaştığında Fen bilimleri, Sosyal bilimler itibariyle bütün Anadolu’nun yegânesi, tasavvufi bilimler itibariyle de kendisi büyük bir mürşitti. İşte Şemsi görmüş de şu olmuş, bu olmuştu filan hayır. Hz. Mevlana ile Hz. Şems birbirlerini çok iyi anlamışlar, birbirlerine ışık tutan iki kaynak olarak bir araya gelmişler, halvet dostu, sohbet arkadaşı olmuşlar. Hz. Şems: “ Ben Mevlana için dünyaya geldim” diyor. Herhangi biri aşk hakkında çok şey bilir, ama onun muhatabını hayatında gördüğü, rastladığı zaman bütün bilginin tutuşması meydana gelir. Hz. Mevlana’nın bilmediği hiçbir şey yoktu ama Şems bir kibrit çaktı, yaktı onu. Ama buna hocası da diyemezsiniz, mürşidi de diyemezsiniz, daha doğrusu aklımız ermez. En delikanlı ifade bu dur; aklımız ermez. Hz. Mevlana o dönemde her şeyin kemalini yaşayan biriydi, iki sevgili bir araya geldi halvet oldular. Onun haricinde bilinen bir şey yoktur.

-Mevlana ile ilgili bir film çekilecekse bunu Hollywood çekmeli, hatta Şems’i Anthony Hopkins, Mevlana’yı da Richard Gere oynamalı diyorsunuz. Hollwood’dan henüz böyle bir girişim yok ama yerli iki film çalışması sürüyor. Ne dersiniz?

-Hz. Mevlana filmi çekmek çok zor, belki de olmaması gereken bir şey. Hz. Mevlana ve Şems arasındaki şey sinemalık bir şey değil ki. Hissedenlerin gönüllerinde sınırlı kalması gereken bir şey.
Sema, turizm sektörü olarak görülemez

*Son yıllarda sema gösterileri, düğünlerde, pop müzik konserlerinde, turistlerin uğrak mekânlarında karşımıza çıkıyor. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?

-Kapadokya’da mağaramsı bir yerde dönmek doğru bir şey değildir. Sema, bir ayin çeşididir. Mukabele-i Şerif’dir. Onun başladığı ve bittiği noktalar vardır. Bir ritüeldir, bir koreografisi vardır, sembolizasyondur. Her sembolde Cenab-ı Hakkın âlemi var edişinde murad ettiği bir ayrıntı ortaya konmaktadır. Tüm bunlardan vareste olarak birisinin sema etmesi zevken, kendi başına Allah der, döner ona bir şey diyemeyiz. Ama bunu yaparak, bir iş kolu, turizm sektörüymüş gibi kullanmanın doğru olması mümkün değil.
Tarikatlar sosyal müesseseler değildir

*Tasavvufun karşısında olan kimseler de var, bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Bu mesele bir seyr-i sülük meselesidir. Kitaptan okunarak olacak bir şey değildir. ‘Küntü kenzen mahfiyyen’ diye işaret edilen gizli hazinenin kilidinin kapağının açılması sürecidir. Bunu didaktik ilimlerle meşgul olanlar pek anlayamazlar. Meseleyi şeriatten ibaret görenler bu meseleyi kavrayamazlar. Belki de kavramamaları gerekir. Fakat şunu bilmeleri lazımdı; şeriattan kıl kadar sapan, hakikatten dağlar kadar sapar. Tasavvuf ehli kadar beşe beş katan bulamazsınız. Ama onlarda bir melamet de vardır. Onlar zannedildiği kadar çok da değildir, zannedildiği kadar az da değildir. Bilinenleri vardır, bilinmeyenleri vardır. Bu böyle başka bir alem, başka bir mesele, okunarak anlaşılacak, eleştirilecek bir şey değildir. Cemaatle de alakalı bir şey değildir. Müritle mürşit arasında birebir yaşanan bir yolculuktur. Sosyal tarafı da yoktur yani bu işin, tarikatlar sosyal müesseseler değildir. Birebir kişisel müesseselerdir. Ancak bir arada sohbetleri, ayinleri vardır. Güneş herkesin üzerine doğar ama her obje güneşten kendi kadar alır.

Nil Gülsüm - Milat Gazetesi


Etiketler:  ahmet özhan 




Google Yahoo Facebook Twitter
Del.icio.us Digg StumbleUpon FriendFeed


  Haber yorumları
Bu habere henüz yorum yapılmamıştır...
  Bu habere yorum yaz
Ad Soyad
E-posta
Mesajınız
 








ANA SAYFA    GÜNDEM    SİYASET    DÜNYA    EKONOMİ    SPOR    YAŞAM    MEDYA    RÖPORTAJ    EĞİTİM    KÜLTÜR    TEKNOLOJİ    SAĞLIK