Adnan Oktar ismi Türk kamuoyunun gündemine ilk olarak 1985’de Nokta
Dergisi’nde Ruşen Çakır tarafından kaleme alınan “Adnan Hoca’nın Kolejli
Müritleri” yazısıyla girdi. O günden bu güne “Adnan Oktar” ve “Adnan Hocacılar”
gündemden hiç düşmedi. 1999’da 4422. maddeden açılan ve zaman aşımı nedeniyle
ortadan kalkacakken Yargıtay’ın itirazı ile 2008’de yeniden başlatılan “çete
oluşturmak, çete lideri olmak” davasının ise önümüzdeki yakın dönemde
sonuçlanması bekleniyor.
Adnan Oktar’ın adliye ile ilişkileri uzunca bir geçmişe sahip.
Tanınmaya başladığı 80’li yıllarda ilk dava o zamanki Bulvar Gazetesi’nde Nazlı
Ilıcak’a verdiği bir röportajla açılıyor. Adnan Oktar’ın bu röportajda sarf
ettiği , “İslam milletindenim, Türk kavmindenim” sözleri nedeniyle hakkında
163. Maddeden açılan dava sonucunda 10 ay hücre hapsinde kaldıktan sonra,
davanın duruşmaları esnasında hakimlerin sevki ile 9 ay süreyle de Bakırköy Ruh
ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde kaldıktan sonra bu davadan beraat ediyor.
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde kendisine verilen
rapordaki teşhis, Adnan Oktar’ın söylediğine göre, “Tutkulu idealist” şeklinde
ve Adnan Oktar bu raporla askerlikten de muaf tutuluyor.
Daha sonra, 1992’de İstanbul Emniyeti tarafından tekrar gözaltına
alınan Adnan Oktar kokain kullanmakla suçlanıyor. Adnan Oktar kokain kullanmak
ve bulundurmak suçlamasıyla açılan davadan 1994’de beraat ediyor ve bu beraat
gerekçesi mahkeme kararında şu ifadelerle dile getiriliyor:
“Sanığın gözaltına alınışından 62 saat sonra yapılan tahlil sonucu
belirlenen miktarın 5 mg/ml’nin üzerinde bir sonucun çıkmasının mümkün
olmayacağı dosyadaki Adli Tıp raporları ve delillerle anlaşılmakta olup,
sanığın olaydan önce de bir müddet annesine ait eve uğramadığı, kendisine karşı
husumet duyan kimseler tarafından komplo sonucu eve bırakılmış olabileceği
bildirilmiş olup, sanığın savunmalarının aksine deliller de bulunmamaktadır.”
Bu adli davaların dışında, “Adnan Hocacılar” ismi basında cinsel
içerikli ve manken eksenli konularla da sık sık gündeme geliyor. İnternet
sayfalarında çok sayıda, “Adnan Hocacılar Allah rızası için cinsel ilişkiye
giriyorlar, grup seks yapıyorlar”, “Adnan Hocacılarda evlilik yasak” şeklinde
yayın arşivi göze çarpıyor.
Adnan Oktar ismi 80’li yılların ortalarından itibaren kamuoyunun
gündeminden düşmüyor. Halen, Adnan Oktar Yeni Şafak, Vakit, Milli Gazete ve
Türkiye gazetelerinde verdiği tam sayfa ilanlarla dikkat çekiyor. “Bölücü
Komünist Ayaklanmaya Karşı Bilimsel Fikri Mücadele Şarttır” başlıklı tam sayfa
ilanlar düzenli aralıklarla bu gazetelerde yayınlanıyor. İlan metninde
Darvinizm’e karşı cümleler yer alıyor, ki Darvinizm’e karşı olmak Adnan
Oktar’ın gençliğinden beri yaymaya çalıştığı fikriyatın temelini oluşturuyor.
Darvinizm’e karşı olmak, hayatını bu konuya adamak, tarikat olmak,
İslamcı olmak, cinsel içerikli haberlerle basına konu olmak… Tüm bu karmaşık
tablonun içinde Adnan Oktar nasıl bir portre çiziyor gerçekte?
İşte, onunla Üsküdar’da bir evde gerçekleştirdiğimiz röportaj bu
çerçevede gelişiyor. Röportaj kararlaştırıldıktan sonra, akşam saatlerinde
Üsküdar’a doğru yola çıkıyoruz. Bize yolda, 1985’den beri Adnan Oktar’la
beraber olduğunu söyleyen İbrahim Tuncer eşlik ediyor. İbrahim Tuncer St.
Benoit mezunu.
Köprüyü geçtikten kısa bir süre sonra bir eve varıyoruz, kapıda bizi 4
kişilik bir grup karşılıyor. 25 ila 40 yaşları arasında ve hepsi erkek. İçeriye
ayakkabı ile girilmiyor, verilen terlikleri giyerek röportajı yapacağımız
salona giriyoruz. Sormamız üzerine, Adnan Oktar’ın bir arkadaşının olduğu
söylenen ev üç katlı ve modern döşenmiş. Röportajın tam saatinde Adnan Oktar
salonun kapısında görünüyor. Koltuktaki yerini alıyor ve teybin düğmesine
basılıyor.
Bundan
sonrası teypten. İşte Sorularım ve Adnan Oktar’ın cevapları:
Hayatınızın en temel noktası Darvinizm’le
mücadele gibi duruyor. Bu konu sizin için neden bu kadar önemli ve bu konuya
alakanız ne zaman, hangi yaşlarda başladı? Çocukluk, gençlik veya hangi
dönemde?
Daha çok lise sonda başladı. Ben sevgiden hoşlanan bir insanım,
şefkat, dostluk, merhamet, arkadaşlık. Fakat ben baktım dünyada garip bir
sistem var. Kavgalar ve savaşlar var. Kan akıtılıyor. Komünizm ve faşizm isimli
felsefeler var, bunlar birbiriyle çatışıyor. Emperyalistler var, vahşi
kapitalizm var. Yani, bu korkunç ve itici sistemin nerden kaynaklandığını
araştırdım. Baktım, kökeni Darvinizm’den kaynaklanıyor. Yani, insanları bu hale
getirenin Darvinizm, Darvinist felsefe olduğunu gördüm. Marx’ın, Hegel’in,
Hitler’in, Mussolini’nin, birçok liderin bu düşünceden derin etkilendiğini ve
inançlarına ve mücadelelerine uyguladıklarını gördüm. Bu bana çok karanlık ve
itici geldi.
Marx, Hegel, Mussolini ve Hitler
Darvinizm’den ne şekilde etkilenmişlerdi kanaatinizce?
Bütün sistem, yani diyalektik sistem onun üzerine oturuyor. Tüm yapı
onun üzerine oturuyor. Diyalektiği pek açıklayamıyordu onlar, yani
açıklayabilecek bir malzemeleri yoktu fakat canlıların diyalektiği iddiası ile
ortaya çıktılar. O da tabii onlar için çok somut bir delil gibi göründü.
Hâlbuki bu en somut olmayan delildir, en yanlış olan delildir çünkü 100 milyon
fosil vardır yaratılışı ispat eden. Evrimi ispat eden tek bir tane fosil yok.
Yani faşizmin ve Marksizm’in açmazı burada çok şiddetlidir.
Peki, ilkokul, ortaokul ve lise
döneminde nasıl bir öğrenci, nasıl bir çocuktunuz? Aile ortamınız nasıldı?
Çok hareketli, canlı, girişken. Evde kendim maketler yapardım. Ailem
klasik bir Türk ailesiydi. Annem de, babam da namaz kılmazdı.
Anneniz başörtü takar mıydı?
Eh, yani, işte bayanların klasik olarak taktığı. Ön kısımda saçı açık,
boğazdan bağlama. Annelerin klasik başörtüsünden. Ama normalde de başı açıktı.
Bazen bağlardı. Bağlayınca da öyle bağlardı. Ama dini bir amaçla yapmazdı onu.
Hiç o konu gündeme gelmemişti. Babam da cumalara ve bayram namazlarına giderdi.
Bunun dışında namaz kılmazdı. Dedem ve anneanneme gelince, anneannem sonradan
namaz kılmaya başladı. Dedem muntazam kılıyordu hatırladığım kadarıyla.
Siz girişken bir çocuktunuz,
maketler yapardınız...
Resim yapardım evde. Kendi kimya laboratuarım vardı evde. Bunu ilk
defa söylüyorum.
O laboratuarın altyapısını nasıl
oluşturmuştunuz? Babanız mı almıştı malzemeleri?
Yok, ben bizzat kendim gidip alıyordum. Önce deney tüpleri aldım
üç-beş tane. Sonra cam imbik aldım. İşte, Potasyum aldım. Başka maddeler aldım.
Çok çok az, böyle küçük küçük şişeler.
Kaç yaşındaydınız o zaman?
13, 14. Gittikçe geliştirdim. Ben daha çok simyacı gibi çalışıyordum.
Onu ona karıştırıyordum, onu ona. Rengi değişiyordu karışımların ve çok hoşuma
gidiyordu. Mesela bakırı nitrit asitle eritmiştim ve yemyeşil, çok tatlı bir
renk olmuştu. Sonra koyu yeşil oldu, sonra beyazlaştı ve kristalleşti ve
kristaller dibe çöktü. Acaip hoşuma gitti. Sonra ben onu sulandırdım, içine
demir koydum ve demirin üstü bakır kaplandı. Müthiş hoşuma gitti ve “Alice
Harikalar Ülkesinde” gibi hissettim kendimi.
Okulda öğretmenlerle ve diğer
öğrencilerle ilişkileriniz nasıldı?
Yani,bilek güreşine meraklıydım ben. Canlı ve hareketliydim. Ama
ağırbaşlıydım, böyle asil davranmaktan zevk alırdım. Arkadaşlarım hoşnut
olmadığım bir ortamda olursa, ben uymazdım öyle bir ortama. Yalnız kalacağımı
bilsem de girmezdim öyle bir ortama. Mutlaka ağırbaşlı ve asil olmayı
hedeflerdim. Bu benim çok hoşuma gidiyor. Çocukluğumda fark etmiştim bunu. Yani
dinsizlik beni çok tiksindirmişti daha o çocukluk yıllarımda.
Dinsizlik fenomeni var mıydı o zaman?
Tabii, vardı. Hatta ben bir düğüne gitmiştim. Bunu da ilk defa size
anlatıyorum. Düğünde baktım pencereden gökyüzü görünüyor uçsuz, bucaksız.
Herkes âlemde, kimsenin aklına ne ölüm geliyor, ne ahret, ne de Allah.
SOLCULARI ÜLKÜCÜLERE KARŞI KORURDUM
Lise sonda Darvinizm’e yöneldiniz.
Sizin gibi düşünen arkadaşlarınız var mıydı, yoksa tek başınıza mıydınız?
Ülkücü gençler ve solcular vardı bizim okulda. Ben solcuları
ülkücülere karşı korurdum. Ben dindar bilinirdim. Ne ülkücü ne de solcu,
ikisinin arası.
Hangi liseden mezunsunuz?
Ankara Kurtuluş Lisesi. O zamanlar ben solcu arkadaşlara şefkat duyardım,
onları başlarına bir iş gelmesin gibilerinden korumaya çalışırdım.
Hangi yıllardı bunlar?
1975’ler.
Darvinizm kavramı ile nasıl
karşılaştınız bu yıllarda? Bir hocanız mı anlatmıştı mesela? Veya okulda,
Türkiye’de bir yerde, Darvinizm’le ilgili bir tartışma mı vardı? Çünkü
Türkiye’de Darvinizm merkezli bir entelektüel tartışma sürecini ben
hatırlamıyorum.
Tartışılmıyordu da, savaşlar benim çok dikkatimi çekiyordu ve ben, “Ne
alaka?” diyordum. Aklı başında görünen adamlar birbirlerini kırıp geçiriyorlardı.
Bunu çok karanlık buluyordum. Halk savaş istemez. İnsanlar genelde savaşı
istemezler. Allah rızası için, nefsi savunma için yapılabilir böyle bir şey ama
böyle bir şey de yok ki. Bir romantik milliyetçilik kafası var, bir komünist
saldırganlık ve kan dökme var. Bunun kökenini araştırdım, nedir bu diye. Çoktan
beridir şüpheleniyordum zaten, yani dünyayı birileri idare ediyor diye aklımdan
geçiyordu. Bir anormallik var diye düşündüm. Baktım masonluk diye bir şey var.
Dünyayı yöneten bir masonluğa ulaştım.
Bu
sonuca lise sonda mı vardınız?
Evet. Baktım bunun dini de Darvinizm. Yani, nereye dönsek Darvinizm.
Çünkü insanların dinsizliği bana çok ürkütücü geliyordu, çok şaşırıyordum.
Dinsizlik o zaman; 75’lerde
gençler arasında yaygın mıydı?
Evet, çok yaygındı.
Bu yaygınlık Marksist olmakla mı
alakalıydı?
Evet. Zaten o zaman Türkiye gitti, gidecek deniyordu. Öyle bir
haldeydi. Bizim mahallenin aşağı tarafı Maocuların kontrolü altındaydı. Bizim
eve 10 metre, 20 metreye kadar yaklaşmıştı. Maocu işgal vardı. Ülkücüler bir
gayret içindeydiler. Yurtlar vardı bizim evin tarafında; Seyranbağları’nda.
Ülkücülerin kontrolündeydi ama hergün çatışma vardı. Okula giderdim, bakardım,
yerde taşlar. Yerde kanlar, insan kanı. Mesela, Hukuk Fakültesinin önünden geçerdim.
Arbede, taş yağmuru. Solcular taş atardı, dolu yağar gibi sesler gelirdi.
Siyasal komünistlerin kontrolündeydi. Ben, mesela, insanları döverlerken de
gördüm. Ülkücülerin komünistleri dövmesini de gördüm, komünistlerin ülkücüleri
dövmesini de gördüm. Birbirlerini tam anlamıyla öldüresiye dövüyorlardı. Hayret
ediyordum. İçimde bir öfke ve nefret oluşuyordu. Bunun kökenini araştırdım. Her
olayı da gidip yakından takip ederdim. TİP’in kongresine gittim, MHP’nin bütün
kongrelerine giderdim. Hatta birgün Kurtuluş Parkında bir bekçi kulübesi vardı,
Ertuğrul Kürkçü onun üzerine çıkmış, konuşma yapıyordu. Bu konuşmadan aklımda,
“Ne Amerika, ne Rusya” kelimesi kaldı. Çok dikkatimi çekmişti. Ben onları Rus
yanlısı zannediyordum. Şaşırmıştım, bunlar hem Komünist hem de Rusya’ya karşı
diye.
Solcularla ve ülkücülerle insani
ilişkileriniz nasıldı?
Ben ülkücüleri eskiden beri severim. Solculara da sosyal-demokrat
oldukları için bir sevgim vardı. Solcularınki gibi gömlek giyerdim ama
ülkücülere çok derin muhabbetim vardı. Onların Türk-İslam Birliği düşüncesi çok
hoşuma gidiyordu, çok. Allah’a inanmalarını da beğeniyordum.
Solcular size nasıl
yaklaşıyorlardı?
Solcular çok olgundu. Böyle, sanki bir derviş derinliği oluyordu
onlarda. Şaşırıyordum bu derviş derinliğine. Ben akademideyken okul solcuların
hâkimiyetindeydi ama bana karşı çok olgunlardı. Çok saygılıydılar. Ben
koridorlarda gider, istediğim gibi dini anlatırdım, hiç seslerini
çıkarmazlardı. Ama bir gün canlarına tak etti ve bıçaklarla geldiler ve bana,
“Bundan sonra burada tebliğ yapmayacaksın, anlatmayacaksın bir şey” dediler.
Ben de, “Liderleriniz gelsin, onlarla konuşayım” dedim.
Tebliğ dediğiniz, yani görüşlerinizi
anlatmayı mı kastediyorsunuz?
Evet. Kantine ve öğrencilerin kalabalık gruplar halinde olduğu yerlere
gidip, aralarına girip görüşlerimi anlatıyordum. Derslerle filan pek
ilgilenmiyordum çünkü anlattığım konuları çok acil buluyordum. Bir ara, önce
okulu bitireyim dedim ama baktım bu konu da acil ve benden başka yapan da yok
bunu.
Aileniz destekliyor muydu bunu,
yoksa, “Karışma bu işlere mi?” diyorlardı?
Annem yaptığımı çok tehlikeli buluyordu. Akrabalar beni zaten gitti,
gidecek biliyordu. Hatta Ortaköy’de bir kahvehanenin camına, “Adnan Oktar,
1956” yazmışlardı. O zaman Ortaköy’e yeni taşınmış olmamıza rağmen bütün
seceremin çıkarıldığını anlaşılıyordu. Ben 1979’da Güzel Sanatlar Akademisi’ni
kazanınca ailem Ankara’dan Ortaköy’ye taşınmıştı. Secerem daha Ortaköy’e gelir
gelmez çıkarılmıştı yani. Ama ben ölmekten ve öldürülmekten korkmadığımı
göstermek için her sabah evden Ortaköy’deki camiye kadar tek başıma yürürdüm.
Ülkücüler
sizi koruyorlar mıydı?
Ülkücüler bana bir mana veremiyorlardı. Dindar olduğumu anlamışlardı
ve dindarlığım onlara yetiyordu aslında. Ama tam bir yere koyamıyorlardı.
-Akademiyi
bitirdiniz mi?
Hayır. 1983’de İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümüne kayıt yaptırdım.
Ama orayı da bitirmedim. Orda olaylar daha da şiddetliydi. Okuldan ayrıldıktan
sonra kitap yazmaya başladım. Felsefe eleştirileri yazıyordum. Komünist
eleştiri, faşist eleştiri, dinin anlatılması, Darvinizm’in eleştirilmesi.
Okuldan
ayrıldığınız dönemde çevrenizde insanlar oluşmuş muydu?
1982’ye kadar çevremde 3 kişi vardı. Aslında 6-7 kişi olmuştu ama onlar
ayrılmıştı. Herkes korkuyordu. Ama Allah’ın hikmeti işte. Ben korkmuyordum.
İslam’ı tebliğ ediyordum.
Bu
üç kişi hala yanınızda mı?
Bir tanesi yanımda. Diğer ikisi ayrıldılar. Yanımda kalan arkadaşım
çok zengindi, çok çevresi vardı ve arkadaş çevreleri çok seçkindi. O devirde
muazzam bir yayılma gücü oluştu Allah’a çok şükür.
O
arkadaşınızın ismini vermenizde bir mahzur var mı?
Verebilirim ismini; Yasin. Mimar. Çok seçkindi, ailesi de çok seçkin
bir aileydi. Seçkin bir semtte, Bebek’te otururlardı. Çevresi de öyleydi. Ondan
sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Basında
da zaten hep, “Adnan Hoca’nın müritleri zengin ve kolejlidir” denirdi hep.
Sizce neden zengin ve eğitimli çevrelere intibak edebiliyorsunuz?
Belki modern olmam biraz. Samimiyetim etkili oldu. Modern olmam çok
etkili oldu. Bir de hiç duyulmamış, insanların hiç duymamış olduğu şeyler
anlatıyordum. Mesela maddenin gerçeğini anlatıyordum. Madde dışarıda var ama
bir maddenin hayali ile görüşüyoruz. Bu çok büyük bir gerçek. Mesela ben sizle
şu an görüşüyorum. Sizin üzerinizdeki kıyafetle benim üzerimdeki kıyafet aynı
yerde oluşuyor beynimde. Müthiş birşey bu. Yani siz benimle röportajı benim
beynimin içinde yapıyorsunuz. Bu bilimsel bir gerçek. Bunu kimse inkar edemez.
Ama siz dışarıda da varsınız maddi olarak. Fakat beynimde görüntünüz, şuur
merkezinde ikimizin de aynı yerde oluşuyor. Yani, bu ne demek. İnsanın bir
fabrikası varsa, o da görüntü, evi varsa, o da görüntü, parası, her şeyi
görüntü. Demek ki insan bir monitörün içersinde yaşıyor. Bir monitörün başında
dünyayla bağlantısı var.
Bu
neyi gösterir sizce?
Dünyaya hırs yapmamanın önemini ve Allah’ın cenneti nasıl yaratacağını
çok daha iyi anlamış oluyoruz. Çünkü ne kadar kolay yarattığını görüyoruz.
Cehennemi ne kadar kolay yaratacağını görüyoruz ve dirilişin ne kadar kolay
olacağını görüyoruz.
İslam’da
‘Diriliş’ şeklinde bir kavram var mı?
Evet, yani, şöyle. Mesela ben sizinle şu anda konuşuyorum. Bu Allah’ın
hafızasında sonsuza kadar kaybolmaz. Yani, biz zaten mecburen kaybolmayız.
Allah kaybolmayacağı, Allah’ın hafızası kaybolmayacağı için, Allah’ın hafızaya
ihtiyacı yok da, anlaşılması için söylüyorum, yani, bu görüntüyü ve bu
konuşmayı Allah yaptırdığı için bunun sonsuza kadar kaybolması mümkün değildir.
Yani, otomatik olarak biz zaten sonsuz olmuş oluyoruz.
HİÇ
EVLENMEDİM AMA KADINLAR BENİM İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR NİMETTİR
Şunu
da sormak isterim, siz hiç evlenmemişsiniz. Niçin?
Evliliğe çok vakit ayırmak gerekir. Çocuğa, kadına, tatile gitmeye.
Mesela ben 30 yıldır hiç tatile gitmedim. Ona para harcamak gerekir. Ben bütün
maddi imkânlarımı İslam’a harcadım. Akademideyken benim iki tane takım elbisem
vardı. Annem elbise almam için para verirdi. Ben götürür, kitap alırdım. Hatta,
pantolonumun dizleri de açılmıştı. Bunu da ilk kez size söylüyorum. Kumaş
parçası kesip, açılan yerlere uhuyla yapıştırmıştım. Öyle idare etmiştim.
Akademiden o zamanki arkadaşlarım bilirler bunu. İki takım elbisemin biri gri,
öteki yeşildi ve çok deforme olmuşlardı.
Sevdiğiniz bir kız vardı, olmadı,
sonra da siz başka birini istemediniz gibi bir durum oldu mu?
O dönemde akademide ben çok dikkat çekiyordum. Çok mazlumdum. Mesela
ben kadınlara hiç bakmazdım. Gözlerimi yere indirirdim. Göz göze gelmezdim.
Okulda çok güzel bir kız vardı. “Acaba onunla evlensem mi?” diye düşünmüştüm.
Bunu da ilk defa söylüyorum. Bu benim bir sırrım. Ortaköy’de ev de vardı, okulu
da bitirirdim. Daha sempatik de olabilirdim. Çoluk çocuğa karışabilirdim. Aşırı
da güzel bir kızdı. Bana yakın da davranıyordu. Ama sonra baktım, yani rezalet
boyutunda dinsizlik. Vakit de acayip dar. Ne ders çalışmaya vaktim var, ne de
evlenmeye vakit olacak gibi. O zaman komünist terör ve şiddet vardı. Ergenekon
da sel gibi kan akıtıyordu..
Ergenekon
diye bir kavram yoktu o zaman…
Evet. Kavram olarak yoktu. Varlığı vardı ama ismi yoktu. Baktım
korkunç bir ortam var. Ben bu kadını nasıl koruyacağım? Çocuk olsa, çocukları
nasıl koruyacağım? Ben her an ölüm tehdidiyle yaşıyorum.
Evlenmeseniz de, hayatınıza kadınlar
girdi mi?
Tabii. Kadınlar benim için çok büyük bir nimettir. Ben kadınları çok
severim. Yani, bütün kadınları da kıskanırım aslında, doğrusu. Hepsine acırım
ben kadınların. Yani hepsinin rahat yaşamasını isterim. Ben onları, mesela,
sokakta gördüğümde de rahatsız oluyorum. Fakir olduklarında veya yüzleri asık
olduğunda. Güzel bir kadınla karşılaştığımda rahatsız oluyorum. Keşke, diyorum,
imkanım olsa da rahat yaşatsam onu, mutlu olsa. Yani, ezik, mesela ağlayan bir
kadın gördüğümde çok rahatsız oluyorum. Kadınlar çok nezih varlıklar, çok şeker
varlıklar. Böyle Allah’ın yarattığı çok nazenin varlıklar. Bence dünyadaki en
büyük dünyevi nimet kadınlardır. Çünkü hem çok güzel oluyorlar, ruhen de çok
güzel oluyorlar, fiziken de. Çocukluğumdan beri onları korumak
düşüncesindeydim.
1986’da tutuklandığınızda akıl
hastanesine yollanmışsınız. Akıl hastanesine yollanmanız nasıl oldu? Kim talep
etti?
DGM talep etti.
Sizce neden talep etti DGM bunu?
Yani, yaptığım faaliyetleri biraz acayip bulmuş olabilirler.
Çalışmalarımı acayip bulmuş, düşüncelerimi garip karşılamış olabilirler.
Mahkeme önce Adli Tıp’a yolladı. Orda 46 gün kaldım. Adli Tıp’ta güzel bir adet
var. Ayağınızı yatağa zincirliyorlar. Öyle bir ortamdı işte. Garip bir şey
yani. Bunu siyasi mahkum diye yapıyorlar. Mesela cinayet işlemiş akıl
hastalarına yapılmıyordu. Bu, siyasi mahkumlara özel bir uygulamaydı.
Şaşırıyordum bu uygulamaya, zaten odanın içindeyim, ayağımı bir de neden yatağa
zincirliyorsunuz. Adli Tıp’tan Bakırköy’e yollandım ve orda 10 ay kaldım. 9 ay
Bayrampaşa Cezaevi’nde hücre hapsinde kaldıktan sonra, 10 ay da Bakırköy Akıl
Hastanesi’nde kaldım. Hücre hapsinde tutulmam haksızdı ama o zamanlar hukuk
zayıftı. Ünlü ve iyi bir avukatım vardı ama hukuk o zamanlar gelişmemişti.
Bakırköy Akıl Hastanesi Abdülhamit döneminden kalma bir binaydı. Dökülen ve
örümceklerin kapladığı bir yerdi. Korku filmlerindeki gibi bir ortamdı.
Neden
10 ay kaldınız orda? Teşhis içinse, bu 10 ay sürmez.
Mahkeme sürüyordu. Cezaevinde yatacağım süreyi orda geçirttiler
herhalde. Ceza alsaydım 1 sene alacaktım. Ceza almadım ama bu süreyi orda
geçirdim. Bu da hukuka uygun olmadı. Çünkü akıl hastanesine hüküm verildikten
sonra sevk edilmem gerekirdi.
Bakırköy’de
kalmayı hapishaneye tercih ettiniz mi?
Mümkün değil. Can güvenliği yoktu. Ben ordayken 7 kişi öldürüldü.
Hastalar birbirini öldürüyordu. Boynunu kırarak, suratını duvara vurarak,
tepsiyle vurarak.
Bu davadan beraat ettiniz. Sonra
1991’de Emniyet’e alındınız tekrar ve kokainle suçlandınız. O nasıl oldu?
Hukuki bir şey yoktu, inanın. Ben zaten sürekli alınıyordum. 30-40
kere alınmışımdır. Yani, hiç gerekçesiz polis alıp götürüyordu beni. O zaman
uydurma Renault arabalar vardı, Orhan Gencebay çalardı. Ben çok alışmıştım
gözaltına alınmaya. Götürüp, ifademi alıyorlardı. İfademi bazen de yırtıp
atıyorlardı. O zamanlar çok değişikti. Böyle, şimdiki gibi değildi. Hukuk
sonradan, rahmetli Özal zamanında biraz gelişti. 1991’de gözaltına alındığımda
da Emniyet’te bana kebap ısmarladılar. Benim de çok sevdiğim bir şey. “Hocam,
günlerden beri buradasınız, açsınızdır” dediler. Ben de yedim. Meğer içinde toz
kokain varmış. Kanımda müthiş oranda kokain çıktı muayeneye gittiğimde. Allah
razı olsun ki, hakim hemen anladı ve polislere, “Sizde bir şey var. İki-üç dakikanın
işi bu değil” dedi. Yiyeceğine, içeceğine karışmış olabilir” diyerek, hâkim
Adli Tıp’a gönderdi ve orda kokainin yemeğime karıştırıldığı ortaya çıktı.
Bundan da beraat ettim.
3-4
MİLYON SEMPATİZANIM VAR
Şimdi
şunu sormak istiyorum. Güzel Sanatlar’da okuduğunuz yıllardan itibaren bu
süreye kadar size bağlı insanların sayısı ne oldu?
Ben akıl hastanesindeyken bir patlama oldu. Müthiş bir arkadaş çevresi
oluştu. Belki mağdur durumda kaldığım için mi, tam anlayamadım ama çok çok
kalabalıklaşmıştı o dönemde.
Şu
anda Türkiye’de sizin çevrenizde, mürit mi diyorsunuz siz, kaç insan vardır?
Biz mürit değil, seven, sempatizan diyoruz. Ben bilim adamı,
araştırmacı, yazarım. Yani, kitaplarımı okuyan, beni seven, sempati duyan 3-4
milyon insan vardır. Bizim içimizde öyle bir hiyerarşi filan yok.
ORHAN GENCEBAY’IN DİNE İSYAN EDEN
SÖZLERİNİ SİLER, ÖYLE DİNLERİM
Müzik
olarak ne dinlersiniz?
Sınırlamam yok. Hepsini dinlerim. Ama mesela, Çingenelerin çaldığı
kanun, klarnet, cümbüşlü müziği çok severim. Kasımpaşa’dan filan gelmiş.
Çingeneler çok mazlum ve sevgi dolu oluyorlar. Çok ezilir onlar, hep haksız bir
baskıya uğrarlar onlar.
Tek
başına kalınca, mesela, CD’ye bir şey koyacak olsanız, ne dinlersiniz?
Gipsy Kings midir nedir, o var mesela, hoşuma gidiyor ama daha ziyade
Klasik Türk Sanat Müziği
Çok
sevdiğiniz ses sanatçıları hangileri?
Şimdi söylemeyeyim, yoksa meşhur olurlar ama mesela Müslüm Baba’yı
beğenirim. Sesini çok beğenirim. Orhan Gencebay’ın bazı parçalarını çok
beğenirim.
Bir
örnek verebilir misiniz?
Orhan Gencebay’ın ilk parçaları çok güzeldi. 70’li yıllarda. Ama
tabii, sözleri bazen dinle çelişiyor. O yönüyle beğenmiyorum ama müziğini çok
beğeniyorum. Ferdi Tayfur’u da çok beğenirim. Mesela, onun, “Ben de özlerim,
ben de”si çok güzel.
Orhan
Gencebay’ın kadere isyan eden sözleri mi dine aykırı?
Evet. Ben mesela onun CD’lerini dinlerken o kısımları sildiriyorum.
Bilgisayarda sildiriyorum o bölümleri.